єщщ®єє™'s profileMy Name's H. €mmR€ Turan...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
September 27 Atatürk'ün Türk Ordusuna Verdiği Önem Ve DeğerATATÜRK'ÜN TÜRK ORDUSUNA VERDİĞİ ÖNEM VE DEĞER
"Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir." -Mustafa Kemal Atatürk- "Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir." -Mustafa Kemal Atatürk- Vatanına, özgürlüğüne ve şerefine düşkün olan Türk Milleti'nin milli varlığı ve istiklal uğruna gösteremeyeceği kudret ve fedakarlık yoktur. Bu güven ile "Ya istiklal, ya ölüm" diyerek milli mücadeleyi başlatan Atatürk, milli ve bağımsız bir devlet oluşturarak, milletini çağdaş medeniyetler düzeyine taşımada, Türk ordusunu bir teminat olarak göstermiştir. Bu düşüncesini ifade ettiği sözleri şöyledir: "Ordu, Türk ordusu, işte bütün milletin göğsünü itimat (güven), gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 131) Vatan evlatlarının vatanın bölünmez bütünlüğü için bir araya geldiği, mazisi şanlı, geleceği parlak Türk ordusunu Atatürk şu sözleriyle tanımlamaktadır: "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir (şunun bunun elinde tutku aracı olmayacak kadar temizdir). İnsanca ve müstakil (bağımsız) yaşamaktan başka gayesi (amacı) olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi (onun emrinde) ve sadık öz evlatlarından mürekkep (oluşan) muhterem ve kuvvetli bir heyettir (saygın ve güçlü bir kuruluştur)." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 136) Atatürk'ün büyük bir güven ve saygı duyduğu, milli egemenliği tek amaç edinmiş Türk ordusu, kanının son damlasına kadar vatan toprakları uğrunda mücadele etme azmi göstermiştir. Güvene ve övgüye layık olan Kahraman Türk ordusu büyük bir zaferle; düşmandan arındırıp, kanlarıyla suladığı Türk toprağını, yüce Türk Milleti'ne armağan etmiştir. Başkomutan Atatürk kahraman Türk ordusunun büyük zaferini şu sözleriyle Türk halkına müjdelemiştir:"Büyük Türk Milleti, ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları ondört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadolu'daki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı." (Atatürk Bir Çağ'ın Açılışı - Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.384) Türk ordusunun, düşman süngüsüne gözünü kırpmadan, vatan uğruna göğüs gererek kahramanca savaşmasından duyduğu büyük gururu Atatürk sözlerinde şöyle ifade etmiştir: "Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son toprak parçasına kadar karış karış kahramanca ve namuskarane müdafaa etmiş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu, o cevherde böyle bir ordudur. Yeter ki ona kumanda edenler, kumanda edebilmek evsafına haiz bulunsun." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 135)"Kahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerden, şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söylemeliyim ki: Benim ordularımı ve sevk ve tevcih ettiğim (gönderdiğim ve yöneltiğim) hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve kumandanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, azimlerinin, mefkurelerinin (ülkülerinin) yönelmiş olduğu hedefler idi." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 137) Başkomutanlığını yaptığı Kurtuluş Savaşı zaferinin tek sahibi olarak Türk ordusunu gösteren Atatürk, Türk erinden duyduğu memnuniyet ve güveni şu sözleriyle dile getirmiştir: Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük komutan kaçmıştır." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 137) "Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur (yılgınlık) bile gösteremiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuran'ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 136)Atatürk, Türk askerinin, vatan sevgisini ve imanını anlatarak, eşsiz özelliklerin tarifini bu sözlerinde yapmıştır. Türk askerlerinin birlik olup oluşturduğu, üstün gücü ise şöyle tarif etmiştir: "Benim için ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk ordusunu bir kıtası muadilini behemahal mağlup eder. İki mislini durdurur ve tespit eder (ve yerine çiviler)." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 134) Türk ordusunun, Kurtuluş Savaşı'ndaki çetin ve ani saldırıları karşısında şaşkına dönen Türk düşmanlarının, kahraman ordumuz ve onun büyük kumandanı Mustafa Kemal 'e duydukları hayranlığın ifadesi olan, yorumları ise şöyledir: Gelibolu yarım adasının İngiliz başkomutanı Hamilton:"Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretli dövüşen Türk ordusuna karşı savaşıyoruz." General Aspinal: "Tarihte bir tümen komutanının üç ayrı cepheye, duruma nüfuz ederek, yalnız bir harbin gidişine değil, bir cephenin akibetine, hatta milletin kaderine tesir edecek, vaziyet yaratmanın bir eşine çok nadir rastlanır." (Atatürk, Bir Çağ'ın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 383) Vatanın her yerinde destanlar yazan, şanını tüm uluslara duyuran büyük Türk ordusuna Atatürk şu sözlerle hitap etmiştir. "Türk ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı sonunda alt eden büyük gayretin için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime aziz bir borç bilirim." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 138) "Türk ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkiden daha temiz, daha sağlam askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük senindir."
Memleketin büyük bir sıkıntı içinde olduğu dönemde bile büyük bir zafer kazanan Türk ordusundan Atatürk'ün Türk Milleti adına bir de beklentisi vardır. Bu beklenti, zor zamanlarda gösterilen çabanın Cumhuriyet'in hakim olduğu dönemde de sürdürülmesidir. Vatanın bölünmez bütünlüğünün korunmasına, halkın her türlü kargaşa ve anarşiden uzak, refah içinde yaşamasına yönelik gösterilecek bu çabayı Atatürk şöyle ifade etmektedir: "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu! Memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman çizmelerinden nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet'in bugünkü verimli devrinde de askerlik tekniğinin bütün çağdaş silah ve araçlarıyla donanmış olarak görevini aynı başarılılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur." (Atatürk'ten Seçme Sözler, Derleyen: Cihat İmer, Remzi Kitabevi, 1989, s. 138) Hiç şüphesiz şanlı ordumuz, Ata'nın bu isteğini, halkına verdiği güven ve gururla yerine getirerek, dünyada Türk Silahlı Kuvvetleri olarak şanlı tarihiyle yerini almaktadır. Büyük bir görev aşkıyla bu görevi yerine getiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk'ün çizdiği yolda emin adımlarla taviz vermeden şerefle yürümekte, Türk halkının özgürlüğüne karşı oluşan, gizli ve açık her türlü tehditle mücadele etmektedir. ATATÜRK'ÜN MEDENİ KİŞİLİĞİNİ EBEDİYEN YAŞATAN KURUM: TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ Türk Silahlı Kuvvetleri Ulu Önder Atatürk'ün izinde emin adımlarla ilerlerken onun kendisine miras bıraktığı üstün seciyeyi, kişilik ve ahlak özelliklerini de büyük bir gurur ve liyakatla üzerinde taşımaktadır. Bu değerli emaneti gelecek nesillere aktarmayı şerefli bir görev kabul etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, iç ve dış düşmanlara karşı, ülkemizin varlığının ve bekasının en büyük teminatıdır. Bu şerefli kurum, milli varlığımızı korumak için yüzbinlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Yüksek karakterini ve üstün seciyesini Türk'ün ayak bastığı her karış toprakta tarih boyunca ispatlamıştır. Ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyenlerin faaliyetlerini bugüne kadar hep boşa çıkarmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri, dün olduğu gibi bugün de pusuda bekleyen düşmanlarını fiili bir saldırıya girişmekten caydırmakta, kahramanlığı, vatanseverliği ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmaya devam etmektedir. Şanlı Türk ordusu bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimiz'in, laikliğin, hukukun ve demokrasinin savunucusu olmuştur. Her türlü siyasi tartışma ve çekişmenin üstünde yer alan mukaddes bir kurum olan Türk ordusu, Türk Milleti'nin sahip olduğu toprakları işgalcilerin elinden kurtarmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca da bu toprakları her türlü iç ve dış düşmana karşı kahramanca müdafaa etmiştir. Büyük Önder Atatürk’ün, "Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır" ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir. Şanlı Türk ordusu, çökmüş bir imparatorluğun içindeki milli toprakları korumak için yüzbinlerce şehit vermiş bir ordunun mirasçısıdır. Önce Balkan Savaşları'nda büyük bir Slav ittifakıyla; sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, Çanakkale'de, Kut-ül Amare'de, Süveyş'te, Kafkasya'da dünyanın en güçlü ordularıyla; ardından Kurtuluş Savaşı'nda İngiliz desteği ile Anadolu'yu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış ve böylece tüm bu toprakları o asil kanıyla sulamış bir ordunun mirasçısıdır. Ardından, sahip olduğu üstün yetenekler, disiplin ve kararlılığı ile Avrupa'nın yayılmacı güçlerini frenleyen, II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupa'yı işgal eden Hitler'i dahi caydıran, Sovyet tehdidine karşı dimdik ayakta duran, Kore'de kahramanlık destanları yazarak tüm dünyanın gıptasına mazhar olan, Kıbrıs'ta gözüpekliğini ve kararlılığını tüm dünyaya göstermiş bir ordudur. Ve 1980'lerin başından bu yana, ülkenin birliğine ve bütünlüğüne kasteden teröre karşı en zor ve çetin mücadeleleri veren, bir gerilla savaşında verilebilecek en az kayıplarla basiretli ve etkili bir mücadele yürüten güç de yine Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Terör örgütünün, dış ülkelerden aldığı onca desteğe rağmen amacına ulaşamamış olmasının, bunun aksine bir çözülme ve dağılma süreci yaşamasının en büyük nedeni, kuşkusuz yaklaşık 15 yıldır azimle sürdürülen bu mücadeledir. Türk ordusu şanlı bir geçmişe dayanmaktadır ve bugün de hala aynı vasıfla Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük güvencesi olmaya devam etmektedir. Bu ise, kuşkusuz vatanını ve devletini seven her Türk'ün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. Yapılan tüm kamuoyu anketlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, milletimiz tarafından "ülkenin en güvenilir kurumu" olarak gösterilmesi de bunun bir ifadesidir. Türk ordusunun binlerce yıllık şanlı tarihinin son yüzyılı içine alan şerefli mazisinde Atatürk'ün Türk askerine emanet ettiği manevi mirasın rolü elbette ki tartışılmaz. Şimdi Silahlı Kuvvetler mensuplarımızın Atatürk'ün yolunu izleyerek ve onu örnek alarak eriştikleri üstün vasıflarına değinelim. Subaylarımız titiz bir eğitimle yetiştirilmektedirler Subaylarımız, Yüce Türk Milleti'nin içinden çıkmış, özel sınavlarla seçilmiş, ruhi ve bedeni mükemmelliğe ulaşmış, üstün ve son derece titiz bir eğitimle yetiştirilmiş kıymetli vatan evlatlarıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bugün dünya çapında nitelikli, yüksek kültür sahibi, üstün vasıflı bireyler yetiştirmektedir. Nitekim Türkiye'deki askeri eğitim kalitesi, yapılan bütün dünya sıralamalarında, hem teknik bilgi hem de askeri şahsiyet açısından ilk sıralarda yer almaktadır. Subaylarımız felsefe, sosyoloji, tarih, askeri strateji, hukuk, ekonomi, uluslararası ilişkiler, bilgisayar gibi tüm temel konuları ayrı ayrı dersler halinde detaylarıyla okumakta ve son sınıflarda mühendislik fakültelerinde okutulan dersleri de alarak Harp Akademileri'nden birer sistem mühendisi olarak mezun olmaktadırlar. Özellikle kurmay subaylarımız, hem Türkiye meselelerini çok iyi bilen, hem dünya dengelerini tanıyan, hem askeri, siyasi, ekonomik ilişkileri analiz edebilen yüksek nitelikli kişilerdir. Şahsi ihtiyaçlarına veya zamanın şartlarına göre değil, sadece vatansever duygularla milletimizin huzuru, devletimizin bekası için çalıştıklarından dolayı, kendilerini geliştirmede sınır tanımamaktadırlar. Aldıkları uzun ve titiz eğitim neticesinde, bir profesör düzeyinde bilgi ve birikime ulaşmakta, hem iyi bir kumandan, hem iyi bir devlet adamı, hem iyi bir yönetici olarak yetişmektedirler. Cumhuriyetimiz'in kurucusu Büyük Önder Atatürk bu aydın, demokrat, ilerici yapının en ideal örneğini teşkil etmektedir. Nitekim Cumhuriyet tarihimizde bugüne kadar görev yapmış olan 9 cumhurbaşkanımızdan altısı da hep bu ocaktan yetişmiştir. Ordumuzun başarılarında, subaylarımızın böylesine titiz ve nitelikli eğitim almalarının etkisi yüksektir. August 07 O AN --![]() Yıl: 1928.Türkiye Cumhuriyeti henüz 5 yaşında.Dünyaya meydan okuyan lider.Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni saygın bir devlet olarak kabul ettirmesinin haklı gururunu yaşıyor o anda.Çünkü bu masadakiler O'nun ve Türkiye'nin gücü karşısında saygı duymaktan başka birşey yapamayan dünya liderleri.Bu masada.Yani Atatürk'ün masasında o anda tam 32 kral ve 62 cumhurbaşkanı var. ![]() Düşmana diz çöktüren lider.''Milletin Efendisidir" dediği köylülerle birlikte memleket meselelerini konuşuyor.Onlardan biri gibi.Onların yanıbaşında.Bir taşın üstünde dikkatle dinliyor onları.Ve bir milleti uyandıran lider, o milletle birlikte yürüyor atiye. ![]() O sadece bir asker.Bir devlet adamı değildi.O her anlamda bir öğretmendi.Matematik.Geometri.Tarih bilgisiyle yeni nesli Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ne yetiştirdi.İzmir Atatürk Lisesi'nde bir Şubat 1931'de öğrencilerle matematik dersindeydi.Kendine güvenen.Kendinden emin duruşuyla tam bir başöğretmendi. ![]() 1929'un 15 Eylül günüydü.Mustafa Kemal ve arkadaşları Yalova'daydı.Atatürk yolda gördüğü 9 yaşlarındaki bir çocuğa yolu sordu.İşte o çocuk Sığırtmaç Mustafa'ydı.Birgün sonra Mustafa'yı tekrar buldu ve himayesine aldı.Okuttu.Her iki Mustafa takım elbiseleriyle 15 haziran 1930'da sohbet ederken böyle yansıdı o an'a. ![]() Manevi çocuklarından biri de Afet İnan'dı Atatürk'ün.Ekim 1925’te izmir’e geldiği günlerde bir ilkokulda karşılaşmıştı Afet Hanım'la.Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmekti.Atatürk de O'nu İsviçre'ye gönderdi.Bu fotoğraf da 27 Ağustos 1934'te İzmir Vapuru'nda çekilmiş.Modern.Çağdaş Türkiye'nin lideri Afet Hanım'la dans ederken. ![]() Her zaman çağdaş.Her zaman şık ve karizmatikti. Ama o hep bizden biriydi.Samimiydi.Cumhuriyet'in 10'uncu yılı kutlamaları için sunulan sayfalar dolusu sloğanı okumuş ve birinin altını çizmişti. ''Bunu beğendim'' demişti.O slogan şöyleydi: ''Atatürk, içimizden biri.''İşte içimizden biri Atatürk o anda Kızılcahamam'da yere bağdaş kurmuş dinleniyordu. ![]() Cumhuriyeti kuran.Devrimleri yapan ve Türk halkının yönünü çağdaş dünyaya çeviren Atatürk sık sık yurt gezileri yapardı.İşte o gezilerden birinde çekilmiş bu o an.Türk kadınına hak ettiği çağdaş değerini kazandıran Atatürk'ün çevresi yine o çağdaş türk kadınlarıyla çevrelenmiş. ![]() Ölümünden önceki yıllardı.Hastaydı.Ama durup dinlenmeden çalışmaya devam ediyordu.Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği yeri yeterli bulmuyor.Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak istiyordu.Yorgundu.Ama biliyordu.Bu işte yorulmak yoktu.Zira O'nun yolundan devam edecek bir nesil düşlüyordu.Siyah- beyaz bir ülkeyi.Karanlıklar içindeki bir ulusu işte böyle renkli bir hale getirmişti.Yola devam etmek gerekirdi.
Derleyen: H. Emre Turanoğlu
August 04 ( BİNGÖL KATLİAMI ) -- 33 erin şehit edildiği olaydan Sağ kurtulanlar Anlatıyorpkk'nın eylemlerinden herhangi biri, taş gibi sinirleriniz varsa okuyuverin lütfen. 33 erin şehit olduğu 12 yıl önceki katliamdan sağ kurtulan üç asker, yaşadıklarını anlattı yıl 1993. malatya’dan iki sivil midibüse biniyorlar. hepsi sivil giysili. üniforma ve postalları çantalarında. hiçbirinde silah yok, kendilerine refakat eden tek bir askeri personel de. saat 18.00. bingöl’e 10 kilometre var. dağlık, dar bir yol. birden silah sesleri yankılanıyor. ilk virajı geçtiklerinde, 50 pkk’lının karşı yönden gelen bingöl tur’a ait bir otobüsü durdurup, çoğunluğu terhis olmuş ya da dağıtıma giden sivil erlerden oluşan 50 yolcuyu esir aldığını görüyorlar. şoföre bağırırlar; ‘geri dön!’ şoför oralı olmaz. zaten 4 saatlik yolda 3 mola vermiş... otobüsün kapısını, ‘orada ben yoktum’ diyen şemdin sakık, o zamanki adıyla ‘parmaksız zeki’ açıyor. osman partal anlatiyor trabzonluyum. iki midibüsteki toplam 50 askerden biriydim. van-özalp’taki birliğime gidiyordum. yol boyunca gereksiz molalar veren şoför bir ara lastik patladığını söyleyip durdu. lastiğin patlamadığını, krikoya dokunmadığını gördüm. aksın altına girdiğinde birileriyle konuşma yaptığını duydum. galiba telsizle konuşuyordu. şemdin sakık, şimdi hürriyet’te yayımlanan açıklamalarında ‘eylem planlanırken buradan askerlerin geleceğini bilmiyorduk’ diyor. yalan söylüyor. çünkü ilk otobüsün en ön koltuğunda oturuyordum. yolumuzu kestiklerinde şoförün kapısını bizzat sakık açtı. toprak rengi üniforması vardı üzerinde, aynı renk kasketi ters takmıştı. omuzundaki tüfeğin namlusu yere bakıyordu. şoföre, diğer otobüsün nerede olduğunu sordu. ‘arkada, geliyor’ cevabını aldı. iki dakika sonra diğer otobüs düştü pusuya. yani bizi bekliyorlardı. doğulu-batili diye ayirdilar geceyarısına kadar teröristlerle yürüdük. mola verildiğinde niçin kaçırdıklarını, amaçlarını sorduk. ‘tc ateşkes ilan edince, iki gün içinde sizi serbest bırakacağız’ dediler. saat 01.00 sularıydı. sakık’ın talimatıyla tek sıra olduk. şemdin sakık nereli olduğumuzu sorup, doğulu-batılı diye bizi iki gruba ayırdı. sakık, doğulu olmayan benim de içinde olduğum 34 kişinin eğitim kampına götürülmesini söyledi. dağda koşar adım yürümeye başladık. bize eşlik eden teröristler sürekli değişiyordu. toplam 300 kişiydiler. bir köye gittik. kapısını çaldıkları evlerden başka teröristler çıkıp gruba katıldı. kimi terörist evlere gidip istirahat etti. bir ahıra soktular bizi öldürmek için. sonra vazgeçtiler. tekrar yürümeye başladık. sabahı göremeyeceğimi düşünüyordum. yıldızlara son kez bakıp annemi, babamı, köyümü düşündüm. bir ırmaktan geçerken su içtik. dağ yoluna çıktık. davranışları sertleşti. durdurdular. saat 03.00 sıralarıydı. yolun kenarına dizilmemizi istediler. kolkola girip sıklaşmamızı istediler. yanımdaki arkadaşıma ‘devrem bizi vuracaklar’ dedim. devremi ölü görünce bayildim tir tir titriyordum. kalaşnikof, bixi ve kanvasların emniyetlerini açtılar. sonumuzun geldiğini anladım, kelimeyi şahadet getirip kendimi yere attım. taramaya başladılar. dizime bir mermi isabet etti. vurulanlar üzerime düşüyordu. kafamı koruyordum. hepimizin öldüğünden emin olmak için yüzlerce mermi yağdırdılar. gittiklerini, seslerin uzaklaşmasından anladım. altı yedi arkadaşım sağdı henüz. diğerleri paramparçaydı. can çekişenler, hırıldayanlar, ağlayanlar, inleyenler... su istiyorlardı. ‘anne, anne’ diye bağırıyorlardı. öldüğümü zannediyordum. kendimi çimdikledim, ölmemişim. devremi beyni parçalanmış görünce bayılmışım. bizi yan yana dizip 1570 mermi sıktılar ayılınca şehit arkadaşlarımı sırt üstü çevirdim. dokunduğum her uzuv elimde kalıyordu. beyin, ayak... yardım aramak için yukarı doğru koşmaya çalıştım. kan kaybediyordum. asfalta çıktım, bir kamyonla yakındaki elmalı karakolu’na gittim. olanları anlattığımda dinleyen jandarmalar ağlamaya başladı. helikopter, tanklar geldi. şehitleri aldık. olay yerinde 1570 mermi kovanı bulundu. yani silahsız erlerin herbiri için 50 mermi kullanmışlardı... şoför biliyordu erkan omay anlatiyor adanalı hemşerim mehmet tura’yla manisa-kırkağaç’ta acemi eğitimimi tamamladım. 24 mayıs sabahı, jandarma komando olarak siirt’teki birliğimize gitmek üzere malatya’dan iki sivil midibüse bindirildik. 50 askerin hiçbirinde silah yoktu. bizi koruyan refakatçı da. bingöl’e 10 kilometre kaldığını belirten tabelayı geçtik, ilk dönemeçte silah sesleri duyduk. saat 18.00’di. karşı yönden gelen bingöl tur otobüsünü tarayan 50 kadar pkk’lı, çoğunluğu bizim gibi asker olan yolcuları indirmişti. şoföre geri dönmesi için bağırdım. duymazdan geldi. zaten tuhaf şekilde, 4 saatte 3 mola vermişti. bizi indiren pkk’lılar ‘geleceğinizi biliyor, sizi bekliyorduk’ dedi. o sırada feryat figan, yaşlı bir adam çıktı karanlıklardan. ‘oğluma ne yaptınız’ diyordu. adını söyleyince oğlunun otobüslerde olmadığı anlaşıldı. çok yaşlı olduğu için babaya dokunmadılar. geldiği gibi gitti. o baba sayesinde kurtulduk. hepimizin öldüğü sanılıyordu. askere gidip sağ kalanlar olduğunu söylemeseydi teröristler hepimizi öldürecekti. yanlişlikla 9 şehit daha sürekli yürüyorduk. ertesi gün 12.00’de silah seslerinden askerlerin yaklaştığını anladım. asıl harekat 16.00’da başladı. sikorsky ve f-16’lar uçuyordu tepemizde. pkk’lılar kazma kürek çıkarıp siper kazdı, kayalıklara saklandı. bizi hedef olarak ortada bıraktılar. askerimiz, yanlışlıkla içimizdeki 9 eri şehit etti bu yüzden. müthiş bir yağmur vardı. bizi kalkan olarak kullanan şemdin sakık bir ara yanımıza geldi, sağ kaldığımızı görünce şaşırdı. teröristler geri çekiliyordu. 13 kişi kalmıştık. kurşuna dizilenlerin arasından kurtulan osman partal da aramızdaydı. ellerimizi çözmeyi başardık. kaçmaya başladık. karşılaştığımız birkaç teröriste ‘bizi serbest bıraktılar’ dedik. inandılar. birbirimizden ayrılmış, askerlerin bulunduğu yöne koşuyorduk. bulduğum bir dala beyaz mendil bağladım, bir yandan bağırıyordum. tükendiğim anda korucular ve askerlerden oluşan timle karşılaştım. mavi berelileri görünce ağlamaya başladım. komutan ‘pkk’lı var mı içinizde?’ diye sordu. sonra sarılıp hepimizi tek tek öptü. bingöl cezaevi’ndeki bir koğuşa götürdüler bizi. elbiselerimizi değiştirdik. evlerimize telefon edebileceğimizi söylediler. kafam durmuştu yaşadıklarımdan sonra. evin telefon numarası bir türlü aklıma gelmediği için arayamadım. erkan umay anlatiyor 10 kişilik yakın korumaları arasındaki, ‘hemşire’ diye hitap ettikleri kadın bizimle alay etti. sakık, ‘sorunumuz rütbelilerle, size bir şey yapmayacağız’ dedi. her birimize nereli olduğumuzu sordu. aramızda denizli ve konya’dan olanlar çoğunluktaydı. hemşerilerden oluşan timler daha başarılı olur, tehlikelidir diye bir kenara ayırdılar. şehit olan 33 arkadaşımızın çoğunun bu iki ilden olmasının nedeni bu. bu arada bir er ‘ben kürt’üm’ deyince pkk’lı ‘kürt-türk fark etmez. asker askerdir. biz askere düşmanız’ dedi. tek sıra olmamızı istediler. en başta ben vardım. mehmet tura 6’ncıydı. yan yana olalım diye gittim, 7’nci oldum. ‘baştan 6 kişi gelsin’ dediler. diğer sıralardan aldıkları 6’şar kişiyle bir grup oluşturdular. ‘kolkola girin’ deyip götürdüler. arkadaşlarımız kolkola ölüme gittiler. silahlar 10 dakika hiç susmadi derken yer gök kalaşnikof cayırtısına boğuldu. kalaşnikoflar 10 dakika boyunca hiç susmadı. mehmet’in bana son bakışını unutamıyorum. sırada yer değiştirmesem, onun önünde dursam beni götüreceklerdi, mehmet ölmeyecekti. adana’da ticaret lisesinde sevdiği bir kız vardı. terhis olur olmaz evleneceklerdi. askerin üniformasını çıkartıp kendisi giydi erkan omay anlatiyor sayıları 150’yi bulan pkk’lıların silah tehditi altında yürümeye başladık. bir köyün alt tarafında durduk. 15 yaşındaki terörist ‘200 metreden sigarayı bile vururum’ diyerek böbürleniyordu. içimizde komando olup olmadığını sordu. tişörtümde ‘kırkağaç-komando’ yazıyordu. beyaz gömleğimi çıkarmamı istediler.devrem konyalı adnan gebeş’in verdiği parkayı giyip, bunu sakladım. bu sırada teröristler el koydukları çantalarımızda bulunan üniforma ve postallarımızı giydi. türk askeri kılığına büründüler. ellerimizi sicimle bağladılar. mehmet tura’yla kaçmaya karar vermiştik. tuvalet bahanesiyle elimi çözdürdüm. o sırada korkunç suratlı bir terörist gelip kalaşnikofu ağzıma soktu. ‘bir daha kaçmayı aklından geçirirsen beynini dağıtırım’ dedi. sabahın 02’sine kadar yürüdük. elebaşı şemdin sakık, türk askeri üniforması giymiş, elindeki telsizle emir yağdırıyordu. üstün başarılı işsiz erkan omay, diyarbakır askeri hastanesi’nde bir hafta psikolojik tedavi gördü. hava değişiminden sonra havancı jandarma komando olarak eruh’taki birliğine katıldı. sevkiyatın yine korumasız otobüslerle yapıldığını görünce tepki gösterdi, birliğine uçakla gönderildi. katıldığı operasyonlarda çok sayıda üstün başarı belgesi aldı. şu anda işsiz olan omay, ‘en ufak bir şey olsun, askere gönüllü giderim’ diyor. bizi tarayan pkk’lıyı 4 yıl sonra yakalattım tekerlekli sandalyeye mahkum olan erdal özdemir, değişik dönemlerde tedavisi için denizli’de bulunan askeri hastaneye gidiyordu. bingöl katliamının üzerinden 4 yıl geçmişti. ancak, erdal özdemir, kendisine ateş edenlerden bazılarının yüzünü hiç unutmadı. erdal, kendisini ateş eden pkk’lıyı nasıl yakalattığını şöyle anlattı: ‘kuzenimle birlikte hastanenin hariciye koğuşuna gittik. koridorda doktorun gelmesini bekliyorduk. o sırada aynı yere gelen iki asker gördüm. yüzlerine bakınca birisini hemen tanıdım. bu, bana ve silah arkadaşlarıma kalaşnikofla kurşun yağdıran pkk’lılardan birisiydi. aradan 4 yıl geçmiş, şimdi asker olmuştu. ben dikkatlice yüzüne bakarken, sanki o da beni tanımıştı. ikimiz de heyecanlandık. orada ‘33 eri vuranlardan birisi burada’ diye bağırmaya başladım. biraz sonra bu kişiyi yakaladılar. benim yanılıp yanılmadığımı anlamak için çok değişik teşhis yöntemleri uyguladılar. hiçbirinde de yanılmadım. zaten bu kişi de dgm’de yargılanmaya başlamıştı.’ mahkeme: şüphenin saniğin lehine yorumuna genelkurmay yetkilileri, denizli’de bu olayın yaşandığını doğrularken erdal özdemir’in dikkati sonucu 33 erin şehit edilmesi olayına katılan ve eylemin olduğu dönemde 16 yaşında olan bingöllü necmettin a.tekin’in yakalandığını söylediler. a.tekin, jandarmada ve dgm’de verdiği ifadede bingöllü olduğunu, ancak eyleme katılmadığını öne sürdü. mahkeme ‘kuvvetli bir şüphe mevcut olduğundan şüphenin sanık lehine yorumlanmasına’ karar verdi ve necmettin a. tekin hakkında beraat kararı aldı. köylüler kürtçe alay ediyordu erdal özdemir o gün hatay-serinyol’da bulunan 121. jandarma alayı’nda acemi eğitimini tamamladıktan sonra yeni görev yeri bingöl’e gidecekti. o da şoförden şüpheleniyordu. bingöl’e 10 kilometre kala mola vermişlerdi. ‘gözüm hep şoförün üstündeydi. sanki bize doğru bir kötülük yaklaşıyordu. telefon edişinden, iyice huylanmıştım. sanki bir yerlere haber veriyordu’ diyor ve anlatıyor: ‘yolumuza devam ettik. az ilerledikten sonra beyaz renkli bir kargo kamyonuyla yolu kesmişlerdi. başta, elleri silahlı 10-15 kişiydiler. sonra sayı giderek artmaya başladı. bizi de araçlarımızdan indirip tek sıra halinde durmamızı istediler. daha sonra birisi, 5’erli sıra olmamızı istedi. biz denilenleri yapıyorduk. ismini bilmediğimiz bir köye getirdiler. köylüler bize gülüyor, bazıları yüzümüze tükürüyordu. bunlar çok ağrıma gidiyordu. ancak çaresizdik. yol boyunca pkk’lılar ‘t.c’ye askerlik yapmayın. eğer bize katılırsanız canınız kurtulur’ diyordu. köylüler pkk’lıları kürtçe bir şeyler söyleyerek alkışlıyorlardı. pkk’lılar da onlara bir şeyler söylüyor, başarılarını kutluyorlardı. yüzükleri bile aldilar köyden çıktıktan sonra 3-4 saat daha yürüdük. sonra 10’arlı sıra oluşturmamızı istediler. ceplerimizi teker teker boşalttılar. parmaklarında yüzük olanların yüzüklerini bile aldılar. benim de üzerimde bulanan 2 milyon lirayı, samsun sigarasını, jetonlarımı, çantamdaki spor ayakkabılarımı aldılar.’ arkadaşımın kanını içerek sağ kalabildim katliamdan yaralı olarak kurtulan erdal özdemir, tüm çabalara rağmen felç oldu. bugün tekerlekli sandalyeye mahkum olan erdal ‘ölen arkadaşlarımın intikamını almayı çok istiyordum. ancak olmadı’ diyor ve ekliyor: ‘yapacak bir şeyimiz kalmamıştı. silahlar ölüm kusuyordu. gelişi güzel ateş ediyorlardı. o an hepimiz yerlerdeydik. ben yere düşerken, üzerime kol kola olduğum diğer arkadaşım düştü. daha sonra ölmediğini gördükleri kişilerin üzerine birer kurşun daha sıktılar. ben de yaralıydım ama altta olduğum için dikkat çekmiyordum. az sonra büyük bir sessizlik oldu. sürekli kan kaybediyordum. kısa sürede kan durdurulmazsa ben de ölecektim. üzerime düşen arkadaşımın akan kanını içmeye başladım. belki bu şekilde hayatta kalabilirim diye düşünüyordum. uzun bir süre sonra oradan 5 kişi yaralı olarak hastaneye götürüldük.’ December 16 KOMANDO OLMAK ONURUMDURKOMANDO OLMAK ONURUMDUR..9 aralık 1993 tarihinde iki jandarma özel harekat komando timi aldıkları emir üzerine çok gizli bir şekilde üzümlü karakoluna girdi. amaçları daha önce üç kere saldırıya uğrayan bu karakolda bulunan askerlerin güvenliğini daha fazla arttırmaktı. bu iki tim gündüz karakolda istirahat edip gece karakolun altından kuzey ırak'a girerek her gece başka bir yerde pusu kurmakla görevlendirildiler. Bu iki timin varlığından, asker dışında ne karakol yakınındaki üzümlü köyünün nede korucuların haberi vardı.Timler Üzümlü'deki üçüncü akşamında, 12 aralık 2003 saat 21:00'de pusu kurmak için karakoldan hareket edip Kuzey Irak'a yürüyüş halindeyken, Üzümlü Karakolu'na saldırmak için yaklaşan pkk gurubu ile karşı karşıya geldiler. İlk darbeyi timler vurdu. Fakat silah seslerinin duyulmasından 15-20 dakika sonra, üzümlü köyünden karakola saldırı başladı. Köyden gelen ateşler, her şeyin pkk'lılarca planlandığı gibi gittiğini sanıp, hem yaklaşmanın, hem sızmanın tamamlanıp da saldırının başladığını düşünen, köydeki korucu ve milisler tarafından açılmıştı. bu Karakola daha önceleri yapılmış olan saldırılar da bu şekilde olmuş, Kuzey Irak'tan 100-200 kişilik pkk gurubu gelmiş, köydekilerle de birleşince 200-220 militanlı pkk gurubu saldırıyormuş gibi kıymetlendirilmişti. 12 aralık 1993 gecesi maskeleri düştü. sabah köyde tek bir kişi bulunamadı. hepsi kaçmıştı. komanda timlerinden biri astsubay çavuş dördü komando eri beş şehit, doğrudan karakola yapılan atışlarda da bir asteğmen ve bir karakol eri şehit oldu. pkk gurubundan ise 24 terörist o gece, daha sonraki takip operasyonlarında ise 27'si öldürüldü. Bir daha üzümlü karakoluna saldırı olmadı.Üzümlü'de 12 aralık 1993 gecesi saat 21:30'da kuzey ırak'a sızan iki komando timinde bulunan ve çatışma sırasında şehit olan askerlerden biriside ZEKERİYA GÖZYUMAN'dı. Şehidin şahsi eşyaları arasında, kendisinin yazdığı şu şiir çıktı:
Bu şiir Hakkari'deki askeri tesislerin tamamına her şekilde görülebilecek yerlere, özel levhalar üzerine yazılmış, Hakkari Dağ Komando Tugayı'nın giriş duvarına büyük, pirinç pano üzerine kabartma harflerle yazdırılarak takılmıştır.August 15 Kocasının ölüsüyle ilişkiye girdi, hamile kaldı!
August 12 Organ Nakli Hayat(ı) Kurtarır.. :))
May 25 BU SİZİN ESERİNİZ!!!
March 30 İŞTE O BENİM...O BENİİİM... YARABBİM ÖZENMİŞ TE YARATMIŞŞ....
Gözgöze Geldiğimiz O İlk Gün, Heyecanımız Volkan Gibiydi, Dizdize Ağladıgımız o İlk Gün,
Gözyaşlarımız Sel Gibiydi, Yazık Olur Günlere, Küsemezsin Senelere,
BENSİZ GİDEMEZSİN SEN BİR ADIM ÖTEYE.. Beni De Alıp Git.. ![]() March 29 KARADENİZLİYİZ BİZ...
* Grubumuzun adı: Karadenizliyiz Biz
* Grubumuzun ana sayfası: http://groups.google.com.tr/group/Karadenizliyiz-Biz * Grubumuzun e-posta adresi: Karadenizliyiz-Biz@googlegroups.com
Ayrıntılar:
* Üyelik İşlemi Hiç Bir Ücrete Tabii Değildir..
* E Posta Adresiniz Ve Rumuz Yazmanız Üyelik İçin Yeterli olacaktır..
* Google Group larının Sağladığı Avantajlardan Sizde Yararlanın..
* Bütün Karadenizlileri Buluşturan "Karadenizliyiz Biz" Grubundan Hergün Maillerle, Olan Biten Herşeyden Haberdar Olacaksınız..
* Karadeniz Takımlarımızdan Haberler, Eşsiz Güzel Doğa Resimlerimiz, Siyasi, Bilm - Kültür Yazıları, Yöremizin Kalkınma Faaliyetleri, Dilekleriniz, Önerileriniz, Eleştirileriniz Herşey Burda Ses Getirecek..
* Karadenizin Sesi olmaya Varmısınız..
* Hem Ses Getireceksiniz, Hem de Gurbet Ellerde Karadenize olan Özleminizi Gidereceksiniz..
* Ayrıca Sizlerde Yorum, Görüş, Makale, İlginç Haberler ve Başka Yazmak İstediğiniz Yazıları Yazabilir Ve Bunları Bütün Grup Üyelerine Gönderebilirsiniz..
* Haydi Sizde Dalgaların Sesi olun...
* Üyelik İçin Sizi Burda Bekliyoruz: http://groups.google.com.tr/group/Karadenizliyiz-Biz March 22 ATATÜRK'ÜN UŞAĞI ANLATIYOR...Atatürk'ün en mahrem anıları ne?
Atatürk'ün içki içmesine en çok kim müdahale ederdi? Mustafa Kemal'in yakın çevresinde bulunan asalaklar kimlerdi? İşte bu ve buna benzer sorular, Atatürk'e en yakın birinin kaleminden...Okudukça şaşıracaksınız, hayrete düşeceksiniz...
Atatürk'ün en yakını ne anlattı 22 / 03 / 2007 14:10
![]()
cafesiyaset.com (özel haber) Cemal Granda… Atatürk’ün Uşağı… Hizmetine girdiği 3 Temmuz 1927'den, ölümü olan 10 Kasım 1938'e kadar Atatürk’ün yanından hiç ayrılmadı. 12 yıl boyunca Atatürk’ün ünlü sofrasının konuklarını, devlet başkanlarının ziyaretlerini, Atatürk’ün kederlerini, sevinçlerini en yalın haliyle gözlemledi. Sonra da bunları kaleme aldı. Cemal Granda'nın anıları 1972 yılında Hürriyet tarafından basılmıştı. 33 yıldır yayınlanmayan anılar şimdi yayın hayatına yeni atılan Kristal Yayınları tarafından okuyucuyla buluşuyor.. KİTAPTA NELER VAR NELER? -Atatürk’ün, “Kemal” adını “Kamal” diye değiştirdiğini biliyor muydunuz? Elinizden bırakamayacak, bir solukta okuyacak, Atatürk’ü daha yakından ve içimizden biri olarak tanıyacaksınız… İŞTE ANILARDAN BİR DEMET Kitapta yeralan anılan çok ilginç. İşte bu anılardan bir demet... ...Yalnız bir gece Kazım Özalp’in evinde tam yirmi sekiz kadeh kokteyl içtiğini hatırlarım. Bunun adı Napoleon Kokteyli idi. Bir miktar cin, bir miktar vermut, bir miktarda Seribrandi likörü ile yapılıyordu. Bunların dışında alıştığı içkiyi değiştirmemiştir. Her gece içen Atatürk, gündüzleri alkol kullanmaz, yalnız çok sıcak günlerde bir iki bardaktan fazla olmamak üzere bira içerdi. Bu yüzden kimse Atatürk’e gündüzleri içki içmek için ısrar etmez, en koyu alışkanlar bile akşamın olmasını iple çekerdi. Büyükdere gezisi o ender gecelerden birine rastlamış ve halkın gösterisi karşısında coşan Atatürk, içki faslını farkında olmayarak sabaha dek sürdürmüştü. ÇEVRESİNDEKİ ASALAKLAR Atatürk’ün sofracısı olduğum için çok temiz giyiniyordum. Elbisem her zaman ütülü, beyaz gömleğim kolalı, iskarpinlerim rugandı. Davetlilerden birçoğu şıklığımı kıskanır ve giyimimi benzetmeye yeltenirlerdi. O zaman birçok bakan ve milletvekili bile papyonlarını bana bağlatırlardı. Umumi kâtip Hasan Rıza Soyak, Rize milletvekili Hasan Cavit, özel kalem memuru Lütfi Bey, giyim devrimine kendilerini uydurmaya çalışanlar arasındaydı.
Bunların bazıları okuma yazma bile bilmedikleri halde evlerine çok büyük kitaplıklar yaptırmışlardı. Örneğin Atatürk, bir atlas ya da kitap aradığı zaman, kitaplıktan biz gider, bunları çıkarırdık. Atatürk’e onlar kendileri bulmuş gibi götürüp verirlerdi. İçlerinde çok zekileri de vardı. Atatürk her hangi bir emir verse, onlar bunu istedikleri şekle sokar, kendilerine işten pay çıkarırlardı. Oysa bu işleri zavallı memurlar uşaklar görür, hazıra onlar konar, her zaman her yerde parsayı onlar toplardı. Her zaman gezilere onlar gider, hepsi birer silahşor kesilirlerdi. Fakat bütün bunlar Atatürk’ün hiç gözünden kaçmaz, onları inceden inceye alaya alır, bazen karşılık veremeyecekleri bir soru yağmuruna tutar, karşısında nasıl ecel terleri döktüklerini hazla seyrederdi. Dalkavuklara, laf ebeliği yapanlara çok kızardı. Çok geçmeden bir punduna getirerek, yaptıklarının acısını onlardan çıkarmasını bilirdi. Hırpalayacağı, ya da alaya alacağı kimseleri sık sık sınava çekişine tanıklık etmişimdir. Atatürk’ün şaşırtıcı soruları ve mantık oyunları karşısında bunların dökülüşleri görülecek şeydi. Zaten O’nun sorularına tam cevap verecek adam az bulunurdu. Hepsi birer zekâ oyununa dayanıyordu. Kimse altından kalkamazdı. İÇKİSİNE KARIŞANLAR Atatürk’ün içki içmesine karşı olanların başında umumi kâtip Yusuf Hikmet Bayur geliyordu. Bayur- her halde Atatürk’ü hepimizden çok sevdiğinden olacak-O’nu içkisinden caydırmak için türlü bahaneler bulur, fakat hiç birini başaramazdı. Atatürk çok içmezdi. İçtiği zamanda içmesini bilirdi. Acele etmezdi, konuşarak, sohbet ederek, yavaş yavaş içmeyi severdi. Ölçüyü kaçırmazdı. Sarhoş olduğunu bir kez bile görmedim. Taşkın bir hareketine rastlamadım. Böyle olduğu halde Hikmet Bayur’la aralarında sık sık tartışmalara tanık olurdum. Hemen her sabah tekrarlanan bu tartışmalardan Bayur’un yenilgiye uğradığını üzülerek görürdüm. Hikmet Bayur, erken saatlerde Atatürk’e gelir, o günkü ajans bültenlerini getirir ve kendisinden emir alırdı. Atatürk’ün yorgun halini gören Bayur dayanamaz: -‘‘ Paşam, yine renginiz yerinde değil, çok yorgun ve bitkinsiniz. Şu içkiyi bu kadar içmeseniz daha iyi olur.’’derdi. Bu karışmaya Atatürk’ün canı sıkılır ama hiç belli etmemeye çalışarak: -‘‘A Hikmet Bey, ben rakıyı şimdi değil, daha Harbiye talebesiyken içerdim. Bugüne kadar da hiç zararını görmedim,’’diye karşılık verirdi. Bayur bunun da altında kalmazdı: -‘‘ Muhterem Paşam, bu gün belki zararını görmediğinizi sanırsınız, fakat yarın göreceksiniz. Siz bu memlekete lazımsınız. Kendinize acımıyorsanız bari bu millete acıyın. Bu millet sizin varlığınızla vardır. Ne olur şu içkiyi az için.’’ Atatürk bu sözleri hep gülümseyerek karşıladı. O da Hikmet Bayur’un içinde bir kötülük olmadığını, kendisini herkesten çok sevdiğini biliyordu. Fakat bir gün canına tak demiş olacak ki, Hikmet Bayur yine içkiyi kötüleyen konferansına başladığı sırada birden bire sözü başka yana çevirerek: -‘‘ Bu günkü işler arasında neler var bakalım?’’ diye sordu. Atatürk o an yine sinirlendiğini belli etmemişti ama kararını vermişti. Bu içki aleyhtarı konferanslara artık bir son verecekti. Üç gün sonra mesele anlaşıldı. Akşam sofrada Atatürk, Hikmet Bayur’la beraber hepimizi şaşırtan şu haberi veriyordu: -‘‘ Hikmet Bey, seni Kabil’e sefir yapalım. Git, oraları gör; hatta gerekirse Hindistan’a kadar git. Oralar hakkında bilgi edin. Oku, öğren ve ilim getir. Bize bu yolda faydalı ol,’’dedi. Bu suretle Hikmet Bayur’un Kabil büyükelçiliğine atanma emri verilmiş oluyordu. Hikmet Bayur hareketinden önce veda için Köşke geldi. Atatürk, onu salonda ayağa kalkarak karşıladı. Giderken de kapıya kadar elini omzuna koyarak uğurladı. Bayur birkaç gün sonra ayrılarak Kabil’e gitti. Bana öyle geliyor ki, bu atanma, Bayur’un yurda hizmet kaygısı, yalansız olarak Atatürk’e içki içmemesi öğüdü ve içmesine engel olma hareketinden ileri geliyordu. O Hikmet Bayur ki, sevgisini, saygısını hiç eksik etmediği Büyük Adama ‘İçme Paşam’ sözünü ilk söyleyebilmek cesaretini göstermiş, fakat bunu çok sevdiği Atatürk’ün yanından uzaklaştırılmak cezasıyla ödemişti. Nitekim Hikmet Bayur haklı çıkmış, Atatürk de sonunda içkinin fenalığını anlamış, fakat iş işten geçmişti. ARMSTRONG AZ BİLE YAZMIŞ Armstrong ADLI BİR YAZAR Atatürk hakkında yazdığı bir kitapta, O’nun içki âlemlerine de değinerek olumsuz ve yakışıksız yüklemelerde bulunuyordu. Hükümet o zaman bu nedenle kitabın yurda sokulmasını yasaklayan bir karar bile almıştı. Bir sabah Çankaya Köşkü’nün salonunda Atatürk kahvesini içerken, Hikmet Bayur, elinde bir kitapla geldi. Bayur, o dönemde Cumhurbaşkanlığı umumi kâtibiydi. Atatürk’e Hikmet Bayur’un geldiğini haber verdik. Atatürk’ün karşısına ilişen Hikmet Bayur’un halinde bir tuhaflık sezinlemiştik. Atatürk’e çok önemli bir meseleyi söylemekle söylememek arasında duraksadığı anlaşılıyordu. Atatürk, bakışlarıyla kitabı işaret ederek: -‘‘ Okuyun bakalım Hikmet Bey. Bakalım ne yazmış?’’dedi. Anlaşılan Atatürk’ün, Hikmet Bayur’un elindeki kitaptan önceden haberi vardı. Hikmet Bayur çok güzel İngilizce bilirdi. Sadece İngilizce konuşmakla kalmaz, İngiliz edebiyatı hakkında da geniş bir bilgiye sahipti. Hemen İngilizce kitabı açıp, çeviri yapar gibi değil de, sanki Türkçe yazılmış bir kitabı okumanın rahatlığı içinde Türkçe okumaya başladı. Atatürk’ü bazen kaşları çatılarak, bazen hayret belirtisiyle Hikmet Bayur’u dikkatle dinliyordu. Armstrong, Atatürk’ün içki âlemlerini oldukça ağır sözcüklerle anlatıyor, fakat buna ilişkin bölümün sonunda, ‘Böyle olduğu halde yurdunu ve ulusunu ilgilendiren her hangi bir olay çıktı mı, hemen içkiyi ve eğlenceyi bir yana bırakıp, aslan gibi kükreyerek pençesini o olayın üzerine atmasını bilir,’ demekten de kendini alamıyordu. Atatürk, kitabın burasında söze karıştı. Biz, kızacak,’ Kapat şu kitabı, yeter. Halt etmiş bunları yazmakla!’ diye bağıracağını sanıp korkmuştuk. Oysa Hikmet Bayur’a şöyle dedi: -‘‘ Bu kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla Hükümet hataya düşmüştür. Bu zat bizim yaşadığımız safahatı eksik bile yazmış. Bu eksikliği ben tamamlayayım da, kitaba eklensin, memleket de kitabı okusun’’ Sonra Hikmet Bayur, yeniden kitabı kaldığı yerden okumaya başladı. Atatürk, yine büyük bir dikkatle dinliyordu. Bir başka bölüme geçilmişti. Hikmet Bayur’un birkaç sayfa atladığını fark eden Atatürk: -‘‘ Ne var ki o kısımda, sayfaları atladınız?’’ diye sordu. Hikmet Bayur, çekingenlik içinde: ‘paşam, izin verirseniz burasını okumadan geçeyim’ dedi. Atatürk iyice meraklanmıştı: -‘‘ Nedir yahu, bu atlamak istediğiniz? Adam ne söylemiş, ne yazmışsa hepsini bilelim. Okumaya devam…’ Atatürk okutmakta ısrar, Bayur okumamakta inat ediyorlar, aralarında sessiz bir çkişme geçiyordu. Atatürk sonunda biraz sertçe: -‘‘ Ne diyor bu adam bizim için? Hakaret mi ediyor? Hayvan mı diyor?’ diye sordu.
kalmamıştı onun için. Okumaktan başka çaresi yoktu. -‘‘ Paşam,’’ dedi.’’ Sizin Kastamonu’da şapkayı başınıza ilk giydiğinizi anlatırken ağır kelimler kullanmış.’’ Atatürk, Armstrong’un bu sözlerine kızmak şöyle dursun, neşelenmişti bile. -‘‘ insanlara bazen hayvan sıfatları takar, aslan gibi deriz. Bu da onun gibi. Canı istemiş, böyle düşünmüş bizi. Neyse fena değil. Haydi, okuyun, daha neler var içinde bakalım? Bayağı eğlenceli kitap,’’ dedi. Atatürk’ün ne büyük hoşgörü sahibi olduğunu o gün bir kez daha anlamıştım. Büyük bir olgunluk içinde olayların ışığı altında kendi değer ölçülerini, görüşünü, geçmiş olayların ışığı altında kendi değer ölçülerine vurarak kıyaslıyordu. UYKU DÜŞMANI Atatürk uykuyu sevmezdi. Uyanık geçirdiği zaman, uykuda geçirdiğinden çok fazladır. Bir insan yaşamına sığdırılamayacak gibi imkânsız görünen büyük işleri başarısı, bu yüzden kolay olmuştur. Atatürk, yirmi dört saatlik yaşantısının hiçbir zaman bir programa sığdırmak istememiş, ani kararlarla o anda aklına gelen şeyi yapıvermiştir. Savaştan ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da memleket işleri yoluna girdiği dönemde de, sınırlı bir yaşamın içine girmemiştir. Daima dinç ve uyanık tutmaya çalıştığı asap ve enerjisi de O’nu uyutmazdı. Atatürk’ün yaradılışı da, çerçeveli bir yaşama girmesine engel olmuştur. Gerek Çankaya’da, gerekse Dolma bahçe’de oturdu sıralar, gezilerinde, halk arasına serbestçe girip çıkmasında belirli bir program uygulamamıştır. Uykunun dostu değil, adeta düşmanıydı diyebilirim. Ünlü ‘Sofa’sı bu nedenle sabahlara dek sürer, davetliler birer ikişer çekilip gider, O ise sabah güneşini görmeden yatağına girmez uyumazdı. Bir gece sabaha karşı, sofradakiler dağıldıktan sonra kendisine yatması için adeta yalvaran Başyaver Cevat Abbas Gürer’e, uykuda geçirdiği zamana acıdığını söyleyerek şöyle demişti: -‘‘ Hayat pek kısa. Çocukluk ve mektep hayatı bir kısmını alıp götürüyor. Geriye kalanını da uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda gerekli dinlenme gıdasını verecek komprimeler icat olsa ne iyi olurdu. Fakat bir gün bu da olacaktır. Nitekim tıp ilimi, kimya, uyutmak için çok güzel ilaçlar yapmaya başlamıştır.’’ Atatürk’ün uykuya karşı bu alerjisi, askerlik döneminden kalmış. Çanakkale’den beri yaverliğini yapan Cevat Abbas şöyle anlatırdı: -‘‘ Atatürk muharebe sahalarında katiyen uyumazdı. Siper muharebelerinde de tetik yatmak kaydıyla seyyar karyola elbiseyle uzanır, bir gözü açık, bir gözü kapalı uyurdu. Tabii buna uymak denirse. Kafkas Cephesinde Buğlan Gidiği muharebelerine yetişmek için otuz altı saat hayvan sırtından inmeden yürüyüş yapmış ve iki gün hiç gözünü kırpmamıştır. O acı mütareke günlerinde uykusuzluğu sürekli olan Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basışından Lozan Barışının imzasına dek gece uykusu görmedi diyebilirim.’’ UYKUSUZLUK REKORU Atatürk için ‘içkiyi bırakamaz’ diyenler, acaba bir gün gelip aldanacaklarını hiç düşünmemişler midir? O’na içkiyi bıraktırmak isteyenler, o zaman kim bilir nasıl şaşırmışlardır. Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılmaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden durabiliyor. Atatürk hiç Kimsede bulunmayan büyük bir irade gücüne sahipti. Eğlenmesini de, içmesini de, çalışmasını da çok iyi bilirdi. Büyük Nutku’nu yazarken ben bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofraya kuruluyor, herkes karşısında yiyor, içiyor; fakat O, ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken herkesin içişini gülümsemeyle seyredişi hala gözümün önündedir. Oysa ben, içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım. Atatürk’ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte tüm çevresindekiler de şaşıp kalmışlardı. Bu da O’nun görev aşkını ve sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en güzel örneklerinden biridir. Atatürk’ün sevdiği ve güvendiği insanlardan otuz beş yıllık arkadaşı İzmit milletvekili Süreyya Yiğit, bir anısında şunları yazmıştı: -‘‘ Atatürk, büyük işler hazırlarken asla alkole ilgi göstermezdi. Nitekim Erzurum’dayken biz içerdik. O içki teklifimizi kabul etmez, kahve içmekle yetinirdi. Korkunç derecede bir irade gücü vardı. İçkiyi irade zaafından değil, düpedüz sarhoş olmak için içerdi.’’ Çankaya Köşkü’nde Büyük Nutku’nu hazırlarken hiç içki içmediği gibi, kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki, yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat O, binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu. Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kâh oturarak, kâh ayakta çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk, çalışmanın, insan gücünün nasıl üstüne çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır. Atatürk’ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de, görmüş ve gözlerime inanamamıştım. Cephe de değildik, savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat O, bir işe, ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi. Atatürk, çalışmaları sırasında yer ve zaman öğeleriyle ilgili değildi. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, yurt çıkarlarını kapsayan bir görev belirdi mi, onu yerine getirmeye çalışırdı. Gezileri sırasında trende, ya da otomobil içinde evrak açtırarak çalıştığı çoktur. En keyifli eğlene anında sofrada bile karşısında görevlilerden birini gördü mü, sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, ‘Beni mi istiyorsunuz?’ diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini her şeyin üstünde tutardı. Eline aldığı herhangi bir işi de yarım bırakmaz, bitirmeden rahat edemezdi. Bazen hiç durmadan okuduğu, kırk sekiz saat aralıksız çalıştığı da olmuştur. Çankaya Köşkünde eline geçirdiği bir tarih kitabını bitirmek için iki gün, iki gece hiç yatağa girmemiş, şezlongda dinlenmekle yetinmişti. Yalnız kaldığı, ya da okuduğu zamanlar masaya pek iltifat etmez, koltuğa bağdaş kurup oturmayı daha çok severdi.
Bu sırada Atatürk zile basmış, fakat ben koltukta derin bir uykuya daldığım için uyanamamışım. Zille uyandıramayınca, kendisi çağırmak zorunda kalmış. Bir de baktım ki, kapıyı aralamış: -‘‘Çelebi, Çelebi.’’ Diye sesleniyor. Hemen yerimden fırladım: -‘‘Paşam. Emriniz…’’ diyebildim. Ama bendeki korkuyu varın siz hesap edin. Bağıracak, parlayacak diye ödüm kopuyordu. Ellerimi önüme kavuşturmuş, bekliyordum. Fakat nedense kızmadı. Gayet sakin yüzüme bakarak: -‘‘ Bana bir kahve getiriniz,’’dedi. Söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Sadece kekeleyerek, -Paşam, uymadım. Kitap okurken içim geçmiş.’’diyebildim. Gidip arkadaşları kaldırdım. Hizmeti devrettim ve yatmaya gittim. Akşam nöbet sırası yine bana gelmişti. Üçüncü gecedir ki, Atatürk gözünü kırpmıyordu. Kütüphanede yere serili bir postun üstüne uzanıyor ve çalışıyordu. Notların arasına gömülmüştü. Yerler tarih kitaplarıyla doluydu. Sadece duş yapıyor, kurulanıp tekrar odaya kapanıyordu. Yemeği bile kütüphaneye getiriyorduk. Yüzü hafif süzülmüş gibi geldi bana. Çankaya Köşkü’nde sofra kuruldu. Bu on altı kişilik bir sofraydı. Konuklar gelerek yerlerini aldılar. Sabah ki uyku olayını unutmuştum bile. Tam içki faslı başladığı zaman, konuklara dönerek: -‘‘ Bu çocuk dün gece sabaha kadar beni bekledi,’’dedi. Birden koltuklarım kabardı, önüme baktım. Konuklar bana biraz da kıskançlıkla bakarken Atatürk: -‘‘ Öyle ama sabaha karşı uyuyarak beklemiş,’’ demez mi? Sonra ‘‘Senin uykusuzluğa tahammülün yok’’ diye alay etmeye başladı. Canım çok sıkılmıştı. Önceleri ‘Çelebi işini bilir Paşam,’ diye beni öven konuklar da hep birden gülmeye başladıklarından utanç içinde kıvranıyordum. İçimden kendi kendime nasıl da kızıyordum. Saat sabahın beşine kadar uyuma da, ondan sonra uyu. Bu olay bana ders oldu. Atatürk’ün o tarihten sonra üç gün süren büyük uykusuzluk geçirdiğini hatırlamıyorum. Fakat geç saatlere dek kaldığı vakitler de bütün dikkatimi kullanarak uykuyu aklıma bile getirmemeye çalışmışımdır. O birkaç dakikalık uyku, bende unutulmaz bir anı bıraktı. Büyük adama hizmetin zor olduğunu bir kez daha anlamış oldum. cafesiyaset.com (özel)
March 19 KDE'nin 10.yılı
Ubuntu Türkiye Tayfası
Hisse Senedi Ubuntu Türkiye Tayfası March 13 ERMENİ SORUNU VE SÖZDE SOYKIRIM İDDALARINA CEVAP NİTELİĞİNDE MAKALE..
YER DEĞİŞTİRME (TEHCİR) Ermenilerin binlerce Türk'ün canına m'l olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir. 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Ayrıca, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni yerleşim merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tutması, yer değiştirme sırasında herhangi bir katli'm olayının olmadığını da ispat etmektedir. Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir. Görüldüğü gibi, yer değiştirme uygulaması son derece başarılı bir sevk ve iskan hareketidir. Bugünün şartlarında bile dünyada bir benzeri daha yoktur.
Yer Değiştirme (Techir) Tanımı Destinasyonlar...Destinasyonlar
Ben Sewdiğimle MEzara da Giderim Ama O Hiç Oralı Değil.. İsmi Lazım Değil..
Sky Pe den Haberler...Skype - E-Kolay.Net İşbirliği Mynet - ICQ işbirliğinden kısa bir süre sonra, E-Kolay.Net de Skype ile işbirliği anlaşmasının altına imza attı. http://skype.e-kolay.net adresinden detaylarını öğrenebileceğiniz işbirliğinden doğan bir sürpriz ise, Skype kullanıcılarının oldukça işine yarayacak cinsten.
![]() Bu hediyeye sahip olmak için yapmanız gereken tek şey, http://skype.e-kolay.net/skype_tanitim.aspx adresine girerek Skype kullanıcı adınız ve şifrenizle giriş yapmak. İlk 100 000 kişi arasında yer almak için acele edin!
Aşağıda programa ait bir ekran görüntüsünü görmektesiniz:
![]() Hah.. Bi Bu Eksikti.. Çok ta Şeyimdeydi aq
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|